Sezen Tonguz

Sezen Tonguz (Balıkesir, 1981), ÇATI Çağdaş Dans Sanatçıları Stüdyosu’nda aldığı çağdaş dans ve doğaçlama eğitiminin; Forum Dança (Lizbon, 2009) Koreografik Yaratım, Dans Araştırmaları ve Eğitim Programı’na katıldı. Yüksek lisans eğitimini New University of Lizbon’da İletişim ve Sanat Bölümü’nde yaptı. Disiplinlerarası projelerde çeşitli sanatçılar ile çalıştı. Çalışmaları Türkiye, Avrupa, Brezilya ve ABD’de sergilendi. İstanbul ve Lizbon’da yaşayan sanatçı, performans sanatları alanında sanat yöneticisi, araştırmacı ve sanatçı olarak çalışmaya ve üretmeye devam ediyor. 

2014_Sezen Tonguz_by JoseFernandes

Sizi harekete geçiren şey ne oldu?

Lise yıllarındayken sıklıkla gösterilere giderdim . Atatürk Kültür Merkezi o zaman oldukça aktifti. Bir iki akrabam AKM gişesinde çalışıyordu. Bu benim için büyük bir şanstı. Bayağı bir gösteri izlemiştim o zaman. Tiyatrodan tut opera, bale gösterilerini takip ediyordum. Öyle sanıyorum bende hareket merakını başlatan bir şekilde bu etkileşim oldu.

Şehir içinde sürekli hareket etmek durumundaydım. O zaman Avcılar’da oturuyordum. Şehir merkezine, AKM’ye gelmek için şehrin içindeki koreografiye dahil olmak durumunda kalıyorsun.

Profesyonel olarak harekete geçmem ise üniversite yıllarında oldu. İstanbul Teknik Üniversitesi’nin Tiyatro Kulübü ile başladım. Ardından Çatı Çağdaş Dans Sanatçıları Derneği’nin kuruluşu döneminde yer aldım. Böylece hareket başladı ve farklı yerlere evrilerek devam ediyor. İstanbul’un bir şehir olarak yaşamımızdaki etkisi de bu devinimde önemli. O yılları hatırlıyorum da hiç dur durak yoktu. Gündüz okul veya iş sonrası akşam dans derslerine katılıyordum. Sürekli hareket halindeydim.

Bir hikayeyi vücudunuz aracılığıyla nasıl anlatıyorsunuz? Süreçten bahsedebilir misiniz?

Yaratım süreci bir yanıyla stüdyoda yalnız başına bir deneyim. Seyirciyle buluşmadan önceki o araştırma, yaratım süreci seyirci ile buluştuğunda çok farklılaşıyor. Ben yaptığım performanslarda bedenimi hikaye anlatmak için bir aracı gibi düşünüyorum. Burada farklı kültürel imgelerden tut benim kişisel imgelerime kadar farklı bir yelpaze var. İki farklı katmanı buluşturabilen bir hareket kalitesi yakalamaya çalışıyorum. Bedenimin kapasitesini kullanarak ve farklı tekniklerle geliştirerek bu kaliteye ulaşmaya çalışıyorum.

Kültürel kodlardan beslenirken kişisel ile belirli bir mesafeyi koruyarak ortak ve evrensel imgelere ulaşmayı ve böylece seyirciyle ile etkili bir iletişimi hedefliyorum. Yaratım sürecinde bazen kendimi doğaçlama yaparken videoya çekiyorum ve izliyorum. Bazen de meslektaşlarımı, arkadaşlarımı ve ilgili izleyicileri stüdyoya davet edip geri bildirim seansları yapıyorum. Böylece anlatmak istediğimin seyirciye nasıl geçtiğini inceliyorum ve ardından performansıma son şeklini veriyorum. Diğer yandan, bu provalar hiçbir zaman son ürün olmuyor. Çünkü işlerim seyirci ile evriliyor. Özellikle son dönemde daha katılımcı veya seyircinin de içine girdiği performanslar yaratmayı tercih ediyorum.

2018_casa-corpo_TS1©ALIPIOPADILHA

Yaratıcılığın sizin hayatınızın diğer kısımlarında nasıl bir yeri var?

Yaratıcılık ev hayatından, doğada yürümeye kadar farklı şekillerde hayatın diğer kısımlarına yansıyabiliyor. Genelde sanatçılar uçta olmakla, farklı olmakla bilinir. Bunu biraz İngilizce terimi ile outside the box yani olağandışı bir bakış tarzı olarak da değerlendirebiliriz. Diğer yandan hepimizin yapması gerektiği bir egzersiz olduğunu düşünüyorum. Çünkü toplumda genel geçer kalıplar dahilinde düşünmek eğilimi olabiliyor. Ancak her şey sürekli değişim ve dönüşüm halinde. Çünkü insan yaratıcı bir varlık. İnovasyon gibi süslü kelimeler kullanıyoruz ama aslında tüm bu gelişmeler içimizdeki yaratıcılıkla ortaya çıkıyor. Eğitim sistemi yaratıcılığımızın bastırılmasına ve belli kalıplara girmesine sebep olabiliyor. Mesela “güzellik”i ele alaca olursak çok nesnel bir şey olduğu ortaya çıkıyor. Sanat güzellik olgusuyla bağdaştırılıyor. Oysa bir insan evini dekore ederken bile kendi güzellik anlayışını ortaya koyuyor. Bana göre güzel ve işlevsel olan başka birisi için olmayabiliyor. O noktada, herkesin kendi yaratıcılığını ortaya koyduğunu görüyoruz. Bu, gündelik hayatta farklı şekillerde ortaya çıkabiliyor.

Sizce dans etmeye başlamanın spesifik bir zaman ve mekanı var mı?

Bana sorarsan yok. Ben dansa nispeten geç başlamış bir insan olduğum için, gösteri sanatları kariyerinde çok farklı ortamları deneyimlemenin mümkün olduğunu gördüm. Ben kendi pratiğime tam olarak dans diyemiyorum. Sanatsal üretim pratiğimi, daha çok çağdaş gösteri sanatlarının farklı yöntemlerinden; hem danstan hem müzikten hem enstelasyondan beslenen daha disiplinlerarası bir haritaya koyabilirim. Dansta çoğunlukla anatomik bir dinamik söz konusudur. Çoğunlukla çocuk yaşta baleye başlayıp daha sonra konservatuvar ve üniversitede dans çalışılması ideal olarak görülüyor. Diğer yandan bu ideal sürekli olarak sorgulanıyor da. Benim gibi 20’li yaşlarında dansa başlayan da var. Daha bile geç başlayan ve bedeninin el verdiği kadarıyla dans edebilen insanlar da var. Hepsi öyle bir potada eriyor ki, klasik dans stillerin gereklerini yerine getirmesinden çok o insanın kendi bedenine özel hareket kalitesi ile dans etme tarzını kabul etmeye başlıyoruz. Onu sahnede görmeye alışmaya başlıyoruz. Örneğin bale çok sert kuralları olan ve yüksek bir disiplin gerektiren bir çok köklü bir teknik. Modern Dans baleden evriliyor ve ardından da Çağdaş Dans ortaya çıkıyor. Artık dans etmesen de performansın dans sayılabiliyor. Bu konu dans camiasında hem tartışılan hem de şakalara konu olan bir durum. Dolayısıyla bana göre kim, ne zaman dans etmek istiyorsa o zaman başlayabilir.

Benim için dansın illaki sahneye konulacak bir sanat biçimi olması gerekmiyor. Hayatın her anında dans var, düğünlerden tutun sokak çalgıcılarını gördüğümüzde salınmamıza kadar her gündelik anda dans var. O yüzden insanın içinden dans etmek geliyorsa etsin, bunu profesyonelliğe taşımak istiyorsa taşısın mutlaka. Her sektörde olduğu gibi farklı ürünler ve özel durumlarda söz konusu olabilir. Belli sanatçılar, farklı bedenler, farklı dans yorumları arıyor olabilir. Ben mesela altmış yaşında daha önce hiç profesyonel dans eğitimi almamış, bu alanda deneyimi olmayan insanlarla çalışmak isteyebilirim. Çünkü kendi sahnelemek istediğim imgeler evreni içinde o bedenin hareket kalitesini arıyor olabilirim. Bunu farklı şekillerde örneklendirebiliriz; çok genç ya da engelli bir insan gibi. Bu kişilerin daha önce dans ya da bedeni hareket ettiren çalışmalarla ilgisi olmayabilir ancak o kişinin adım atışının   kalitesiyle ilgileniyor olabilirim. Tabi dans sektörü içinde bir çok kumpanya veya daha klasik eğitimi olan sanatçıları düşünürsek, onlar çağdaş dans tekniği eğitimi almış kişileri tercih edebilirler. Ben bir sanatçı olarak bu yelpazeyi açık bırakmayı tercih ediyorum.

Gelecekteki size söylemek istediğiniz bir şey var mı?

“Acele etme” derdim. Bir yandan da önündeki fırsatları değerlendir. Bazen insan “bu yaştan sonra profesyonel dansçı olamam, hayatım boyunca ek bir hobi gibi olacak” gibi kaygılarla eyleme geçmeyebiliyor. Bu tür düşüncelerden dolayı hayallerini erteleme derdim mesela. Toplum sabit bir iş fikrini destekliyor. Kültür-sanat alanında ise SGK’lı bir gelecek mümkün olmadığı için insanlar tereddütle yaklaşıyor. Dünyanın neresine gidersen git sanatçıların çoğunun para kazandıkları yan işleri var. Örneğin Avrupa’da devlet fonları ve benzeri destek yapıları olmasına rağmen hep kısa süreli, proje bazında işler var. Sabit gelirli bir iş veya devlet sanatçısı gibi çok az imkan var. Bu nedenle, köklü, oturmuş, 20-30 yıldır çalışan sanatçıları bile bir mücadele içinde görünce bazen acaba ben de böyle mi olacağım diye düşünüyorum. Yaştan ziyade onların profesyonellik seviyesini kastediyorum. Bazen endişeleniyorum, bazen de “bunu kabul edip koşulları iyileştirmeye, dayanışma içinde olmaya devam edeceğiz” diyorum. İnsanlar bir yandan sanat işlerini yapıp, seslerini duyurup, “ben buyum, benim yaptığım iş bu ve desteği hakediyor” tavrıyla devam ettikleri için gelecekteki kendime “yılma” derdim. “Elbet bir gün her şey daha güzel olacak.”

Kariyerinin ilk döneminde ek işlerden para kazanmak sanatçıların hayatını etkiliyor mu?

İster istemez etkiliyor. Ben bir yönden artı olarak değerlendiriyorum. Çünkü kurumsal işlerde çalışmış olmak hem teknik hem de organizasyonel anlamda bana çok fazla katkıda bulundu. (Re)union gibi uluslararası projeleri organize etme kapasitem o şekilde arttı. Diğer yandan , farklı kesimlerden insanlarla iletişim halinde olmanın bir artı değer olduğunu düşünüyorum. Gösterilerime bu geniş yelpazeden insanların gelmesini istiyorum. O insanlarla iletişimde olmak yaratım sürecinde onların fikirlerini alabilmemi sağlıyor. Bu benim için oldukça önemli. Eksi yanı ise zaman. Oraya harcadığım zamanı sanatsal çalışmalarıma aktarmayı tercih ederdim.

Portekiz’e yerleşmiş biri olarak yaşadığınız yer sanatınızı nasıl etkiliyor?

Lizbon başkent olmasına rağmen hem yüzölçüm hem nüfus olarak küçük bir şehir. Diğer yandan başkent olduğu için çok fazla kültürel aktivite var. Bu yönüyle çok tatmin edici. Bu etkinliklere katılmak istemiyorsan başını dinleyebileceğin, güvenli ve telaşlı olmayan bir şehir.

İstanbul açıkçası benim için çok kaotik bir şehir. Beni yıpratan bir şehir. Yolda geçen zamanın fazlalığı, ne kadar organize edersen et seni tongaya düşüren bir şehir olduğu için Lizbon’da kendimi çok rahatlamış hissettim. İstanbul’da sürekli bir “neyi eksik yaptım” hissi oluyor. Sürekli bir şeyleri yakalamaya çalışıyorsun. Lizbon’da ise kendime sürekli “acele etme, her şeyin bir zamanı var, zamanı gelince olacak” diyebiliyorum. Böyle bir telkin alışkanlığı edindim Lizbon’da. Öte yandan, İstanbul’da şehrin koreografisi insanı telaşa iterken sanatsal sürecini zenginleştirdiğini düşünüyorum. Ama ben açıkçası Lizbon’daki o dinginliği tercih ettiğim bir dönemdeyim.

Orada geçirdiğiniz zaman yaratıcılık anlamında size daha mı olumlu dönüyor? Daha mı çok düşünme imkanınız oluyor?

Son dönemde bu pek de mümkün olmuyor. Aynı anda bir çok projeyi yürütüyorum. Daha önce sormuş olsaydın belki evet derdim. Diğer yandan İstanbul’un getirdiği aynı anda bir sürü işi yapma ya da planlama alışkanlığı devam ediyor. Bu bir çok projeye aynı anda girmeme sebep olmuş olabilir. Ancak bunlar birbirini besleyen projeler. O yüzden hepsi bir yapbozun parçaları gibi birbirini tamamlıyor. Bu zaman içinde hem profesyonel hem kişisel yaşamımı oturtmuş olmamla da ilgili olabilir. Belki İstanbul’da da olsam aynısı olurdu. O anlamda burada çok zaman geçirmediğim için doğrudan karşılaştırma yapamıyorum.

Lizbon’daki genel sanat üretimi ile karşılaştıracak olursam ise, nüfusa oranla sanat üretimi İstanbul’dakinden çok daha fazla. Devlet desteği bunu olumlu etkiliyor. Belediyeler, farklı kamu kurumları kültür sanat alanını sürekli destekliyor. Kendileri etkinlik öneriyorlar. Sürekli açık bir fon var başvurabileceğiniz. Bu teşvikler geleceğe yönelik daha rahat düşünmeni sağlıyor. Olmaz bu deyip kenara koymuyorsun. Beslemeye devam ediyorsun. Kıvamına geldiğinde sen onunla ilgili devlet ya da belediyeden bir destek isteyebilirsin. Örneğin, dayanışma ruhu ile devam eden, Lizbon’da mezun olduğum 2 yıllık koreografi programının mezunları ile hayata geçirdiğim (Re)union projesi Portekiz’deki farklı vakıflardan ve belediyeden destek alabildiğim bir proje oldu. İstanbul’da tüm zorluklara rağmen kültür sanat alanında heyecan verici oluşumlar söz konusu. Atelier Muse gibi organizasyonların görünürlüğüne katkıda bulunmak benim için çok önemli. Türkiye ile bağım devam ediyor. Şimdiye kadar daha kişisel düzlemdeydi ama artık geleceğe yönelik profesyonel projeler geliştirmek istiyorum.

Sanatçı olma sürecinde şansın etkisi nedir?

Şans hayatın her yerinde. Ama kariyer seçiminin ve gelişiminin şansa dayalı olmaktan çok azimle ilgili olduğunu düşüyorum. Tabi doğru yerde doğru insanla tanışmayı şans olarak değerlendiriyorsak, evet etkili. Ancak bunu tamamen stratejik bir şekilde geliştirebilen insanlar da var. Ben o kadar stratejik düşünemiyorum. Kendimi o anlamda geliştirmeye çalışıyorum.

Şans benim için zamanında AKM bilet gişelerinde tanıdıklarım olmasıydı belki. Öyle bir zenginlik bana sunulmuş olmasaydı belki de ben çok fazla sanatla ilgili olmayacaktım. Azim ve şans dengesinin önemli olduğunu düşünüyorum. İletişimde olduğunuz insanlar çok önemli. Kendi vizyonuna yakın insanlarla bir arada bulunursan o yönde ilerliyorsun. Bir yandan da onu çeşitlendirmek gerekiyor ki çok farklı insanlara da ulaşabilelim. Kilit kişilerle tanışmak da önemli. Bu da belki şans kategorisine girebilir. Mesela benim Lizbon’a ilk gittiğimde Türkiye’de burs arayışım olmuştu. Çocukluk arkadaşım bir bankada çalışıyordu. Bankanın müşterisi bir şirketin bir sahibinin çağdaş dansla ilgilendiğini duymuştum. Ama ona ulaşmak benim için pek mümkün değildi. Çocukluk arkadaşım bir şekilde iletişim kurmamı sağladı ve bu burs ile eğitimimi tamamlayabildim. Bu tür insan ilişkileri biraz şans işi, biraz da beslemeyi bilmekle ilgili.

Şanslı olmak ya da olmamak sizin için ne anlama geliyor?

İstediğim hedefe gitmek için stratejik adımlar atmak gerektiğini düşünüyorum. Şanslı olmaya pek inanmıyorum açıkçası. Kendinin şanslı olmadığı düşüncesi ile kurban psikolojisine girmenin hem kişisel hem de profesyonel alanda doğru olmadığını düşünüyorum. Kendine güvenip gerekli adımları atarak insanın istediğine ulaşabileceğini düşünüyorum. O noktada şans çok da önemli değilmiş gibi geliyor bana. Yine de eğitimci ve açık görüşlü bir anne-babanın kızı olduğum için, beni hayatımın her aşamasında destekledikleri için çok şanslı olduğumu düşünüyorum. Bu benim baştan seçebileceğim bir olanak değil. Bu hayattaki en büyük şansım diyebilirim.